World of Romantik

Bir ömür böyle geçti


ARABALARIM

Bir taraftan çalışıyor bir taraftanda akşam kurslarında almanca ve teknik resim öğreniyordum. Bir gün Damtor tren istasyonunun önünde tramvay beklerken çok üşüdüm, akdeniz ikliminden gelen birisi için eksi yirmi dereceler çekilmez oluyordu ve kendi kendime söz verdim en kısa zamanda ehliyet alacaktım.

Ehliyet alacağımı duyan ustabaşım ben yeni araba alıyorum eski arabamıda sana satayım dedi ve  beş yüz marka anlaştık.

İLK ARABAM 1959 model auto union oldu:

Araba direksiyondan vitezliydi, motoru üç silindirli ve iki zamanlıydı, bu nedenle her benzin tankedişte depoya yağda koymak gerekiyordu. Acemiliğimi çıkarmak için yanlış araba seçmiştim, hem vitezin direksiyonda olmasından zorlanıyordum, hemde Hamburgun yollarını ve trafik akışını çok iyi tanımadığım için. Bir gün doğru yolumda giderken sola dönmek isteyen bir kamyon aniden fikrini değiştirip sol şeditten benim önüme ğirmek istedi, fren yapıp durmama rahmen ön çamurluğumu ezip gitti. Acemilik ve şaşkınlıktan haklı olmama rahmen plakasını almayı bile akıl edemedim.

Bir gün almanca kursundan geliyordum, büyük bir kavşakta kımızıda durdum, yeşil yanıp kalkarken birinci vitezden iknci viteze takamdım, vitez kolu bozulmuştu, kavşağın ortasında kalakaldım. Bu arada diğer tarafa yeşil olmuştu ve arabalar hızla üstüme geldi, önce bir Mini banvurdu, benim araba ağır oduğu için yerinden bile oynamadı, vuran araba yan dönerek benim arbaya dayandı. O arbanın arkasından gelen Pegaut Miniye vurunca Mini Moris çadır şekline geldi. Polis geldi rapor tuttu benim arabanın birkaç eziğinden başka birşeyi yoktu ama, ben vitezle uğraşırken motoru boğdurmuştum ve çalışmıyordu, kenara yitekleyip bıraktım, çadıra dönen arabanın sahibi buradan vasuta geçmez seni bir durağa bırakayım diye arabasına aldı, ozaman anldım sigortama ne masrflar açtığımı, adamın arbası daha üç bin kilometrede yeni bir arabaymış.

Vites kolunun bir vidası çıktığı için vites değiştiremiyormuşum, vites problemi kalmadı bir müddet daha kullandım. Bir gün arkadaşlarla arabaya dolup, sinemaya gittik, sinema çıkışı bizi polis durdurdu ehliyet ruhsat kontrolundan sonra farları yakmamı söyledi, yaktım, uzunları yakmamı söyledi nereden yandığını bulamadım. Polis eğer senin arabanın her eksiği için bir ceza yazsam maaşın yetişmez, en iyisi ben sana yirmi Mark ikaz cezası yazayım ve sende arabayı en kısa zamanda TÜV kontroluna sok dedi ve bizi gönderdi. Bir sokak ileride motordan bir gürültü geldi ve istop etti ve çalıştıramadık, eve yaklaşmıştık arabayı eve kadar itekledik. Bir gün sonra tamirden anlayan arkadaşlara sordum ne yapabileceğimi hiç kimsenin bir fikri yoktu. Az ilerde boş bir araziye bırakılmış birkaç hurda araba vardı benim arabayı götürüp o arabaların yanına bıraktık. Aslında değerli olan ve değerini bilemediğim ilk arabanın macerası böylece sona erdi.

 

İKİNCİ ARABAM

İki yıldır izine gitmemiştim ilk defa izine gidecektim, uçak biletleri çok pahalı olduğu için araba almaya karar verdim. Pek fazla bir param yoktu elimdeki para hem araba satın almaya ve Türkiyeye gidiş geliş benzine yetmesi gerekiyordu.

700,- Marka bir 17M Ford Taunus satın aldım, şekli nedeniyle banyo küveti deniliyordu.

Ehliyetimi alalı çok olmamıştı, daha acemi sayılırdım ve birçok yabancı ülkeden geçerek Türkiyeye kadar direksiyon sallamak büyük cesaretti. Aynı zamanda yollarıda bilmiyordum, arabayla arka arkaya gidebileceğim bir arkadaş aradım. İstanbullu Hasan Kamil bende gidecem peşime takılır İstanbula kadar gelirsin ordan ötesi zaten çok zor olmaz dedi. Onun arabasının motoru daha güçlü olduğu için takip etmekte zorlanıyordum ama İstanbula kadar sağ salim vardık.

Türkiyenin trafiğine alışana kadar arabamın birkaç yeri ezildi, tamir ettirip Almanyaya doğru yola çıktım. Bulgaristanda lastiğim patlayınca arabamda kirikomun olmadığını anladım. Çaresiz yolun kenarında beklerken iki genç kız geldi, türkçe biliyorlardı, yoldan geçen bir kamyonu durdurarak yardım istediler. Kamyon şöförünün yardımıtla lastiğimi değiştirip yola çıktım. Yollar şimdiki gibi otobahn değidi, Yugoslavyanın meşakkatli yollarından, Avusturyanın dağlarından sonra Almanyaya ulaştığımda yollarda iki gün geçmiş üçüncü gün başlamıştı. Nürnberg yakınlarına geldiğimde Hof yol ayırımını görüp o tarafa döndüm, Hof da eski ve eskimez arkadaşım Ömer vardı, ona uğramadan geçemedim.

Biraz hoş beş ten sonra hadi Hamburga gidelim dedim, eskidende herşeye ani karar verirdik zaten. Hemen hazırlandı ve yola çıktık, Fulda yakınlarında otobahnda 120 kilometre hızla giderken bir patlama sesi duyduk, araba yalpa yaptı ve iki teker üzerine kalktı benim kapı yere sürtmek üzereydi, direksiyona sım sıkı sarılıp arabayı dengede dutarak iki teker üzerinde gitmem gerekiyordu çünkü sul yanımız uçurumdu ve arabayı düzeltmeye çalışsam uçuruma yuvarlanmamız an meselesiydi bu nedenle iki teker üzerinde giderek hızımızın azalmasını bekledim. Araba biraz yavaşlayınca arabayı usulca dört teker üzerine indirip, frenlemeye çalıştım sen misin frene dokunan, araba bu defada kendi ekseni etrafında dönmeye başladı. Nihayet durabildiğimizde araba yola doksan derece duruyordu, hızla seyreden arabaların bizim arabaya çarpmasından korktuğumuz için hemen arabayı terkedip kenara çıktık. Korkudan ve heycandan ikimizinde bacakları titriyordu, Ömer ağzına sigara aldı ama eli titrediği için bir türlü sigarayı yakamıyordu. Az ilerde mola yerinde tesadüfen bulunan Alman otomobil kulübü görevlileri olayı görüp hemen yardıma koştular, trfiği durdurup bizim arabayı kenara aldılar, lastik öyle parçalanmıştı ki canttan başka birşey kalmamıştı. Otomobil kulübünün arabasıyla Bulgaristanda patlayan lastiği alıp Fuldadaki lastikçiye götürdük, bu lastik çok eski yeni lastik almanız gerekiyor dediler. Yeni lastiği alıp taktırdık, arabaya takıp yola devam ettik Hamburga vardığımızda ikimizde çok yorgunduk, o gün dinlenip, ertesi gün hamburgu gezdik akşama doğru Ömeri trene bindirip Hofa yolcu ettim..

ÜÇÜNCÜ ARABAM

Üçüncü arabam tosbağaydı, Sabahları abonelere gazete dağıtmakta kullandığım için çabuk eskittim.

DÖRDÜNCÜ ARABAM

Dördüncü arabam en maceralısıydı. Tosbağayı hurdaya çıkarttıktan sonra araba almadım, soğucaklı Mehmetle beraber kalıyorduk ve onun arabasıyla okula gidip geliyorduk. Zaten okula başladıktan sora çalışamaz olmuştum. Sabahları 120 abonenin gazetelerini evlerine dağıtarak geçimimi sağlıyordum. Dağıttığım gazete biraz kültürlü seviyeye hitap ettiği için, abonelerin evleri biri birinden uzak, bahçeli evler olduğu icin oldukça zaman alıyordu bu nedenle sabah beşte işe başlamama rahmen okula geç kaldığım bile oluyordu.

Bu arada Mehmetin arabası motor yakmıştı, 300 Marka motorsuz arabayı satın aldım. Motoru olmasada bir NSU PRINZ arabam vardı.

Arabaya bir motor bulmam gerekiyordu, hurdalıktan 70 Marka eski bir motor buldum. Eski arabalarımı tamir ede ede tamirdende bayağı anlar olmuştum, aldıgım motoru kedim takmaya karar verdim. Motoru fazla zorlanmadan takabildim, çalıştırdım. Motor havayla soğutmalıydı bazı parçaları eksikti. Motor çalışır çalışmaz arabayı trafiğe açtırmaya götürdüm. Ruhsatı veren meğmur ruhsatı vermeden arabayı kontrol ediyordu, bunun parçaları eksik dedi, bağajında hemen takacam dedim ve ruhsatı aldım.

Şehir içinde iyi gidiyordu, okula gidip geliyorduk. Okul tatile girince arkadaşlar izine gitmeye başladı, bende hevesleniyordum. Arabayı servise götürüp bu arabayla izine gitmek istiyorum dedim, kaç kilometre yol gideceğimi sordu, bende gidiş dönüş on bin kilometreye yakın dedim. Adam bu araba 300 kilometre bile gitmez dedi. Memleket hasreti baskın çıktı nasıl olsa yavaş yavaş giderim diye düşünüp yola çıktım.

Servisin dedikleri çıkmaya başladı, daha Hannoveri yeni geçmiştim ki, daha 200 kilometre olmadan, yolun kenerına çekip, üyesi olduğum otomobil kulübünü yadıma çağırdım. Kulübün ustası arabayı çalıştırdı benim yerimde kim olsa geri dönerdi ama ben yoluma devam ettim. Münih yakınlarında yine bozuldu ve otomobil kulübünü tekrar çağırdım. 

Bu defa gelen usta arabayı çalıştıramamıştı, hafta sonu servisler kapalı olduğundan arabayı ahıra benzer bir yere çekti. Burada bir usta var ancak senin arabanı o yapabilir dedi ve gitti. Buradaki usta işten iyi anlıyordu, bujilerini falan değiştirip arabayı çalıştırdı, fakat bujilerin yeri dar olduğu için özel anahtarla sıkılması gerekiyordu oda yoktu. Bu vaziyet yavaş yavaş bir dahaki şehre kadar git, oradan arabana uygun bir buji anahtarı alır sıkarsın dedi.

Yola çıktığımda vakit gece yarısını geçmişti, her beş veya altı kilometrede bir buji yerinden çıkıyor, kenera çekip elimle takıp yola devam ediyordum. Yanımda platin ehesi, buji anahtarı gibi takımlar vardı ama benim buji anahtarıda bujinin olduğu yere girmiyordu. Artık ortalık ışımaya başlamıştı, ya motorun etrafındaki muhafazaları söküp bujiye ulaşmam gerekiyordu yada elimdeki buji anahtarını eğeliyerek oraya sığdırmam gerekiyordu. Elimdeki platin ehesinin küçük bir tırnak törpüsünden farkı yoktu ve bu eğe ile buji anatarının altı köşesinide iki milimetre eğelemem gerkiyordu. Saatler süren uğraşıdan sonra bujiyi sıkıp yoluma devam edebildim.

Münihi geçip Avusturya hududuna yaklaşıyordum ki aniden bir gürültü koptu arabayı kenara çektim, eksozum düşmüştü. Vidaları eksik olduğu için eksozu takamadım, yan koltuğun üzerine koyup yola devam etmeye karar verdim. Gürültü çekilecek gibi değildi ama yola çıkmadan evimdeki müzik setini güzel bir kartuşlu araba teybiyle takas etmiştim, müziği sonuna kadar açıp yola devam ettim. Kalabalık yerlerde ve polis görünce vitezi boşa atıp kontağı kapatarak yola devam ettim. Klagenfurt yakınlarında yatacak bir yer buldum burada yatıp sabah tamirci aramaya karar verdim.

Kaldığım pansiyonun birkaç kilometre ilerisinde tamirci buldum, eksöz takılırken deponunda delik olduğu ortaya çıktı. Yolcu olduğumu deponun kolay yapılıp yapılamıyacağını sordum, depoyu kaynatmadan önce söküp içini boşaltıp asitle yıkamamız lazım yoksa depo patlar dediler. Param azalmaya başlamıştı ama mecburen bu işide yaptırıp yola çıktım. Tek duam cebimdeki paranın beni Türkiyeye kadar götürmesiydi.

Yugoslavya Bulgaristan gümrüğüne geldiğimde depomda beni Türkiyeye götürecek kadar benzin vardı ama cebimde bulgar vizesini ödeyecek para kalmamıştı. Cebimde biraz yugoslav parası ve birazda türk parası vardı ama bu vizeye yetmezdi zaten vize için sadece alman parası alıyorlardı. Gümrüğe gelince yolda arabamın bozulduğunu ve vize için param kalmadığını anlattım, arabayı kenara çek komşu dediler, kenara geçip durdum.

Daha yola çıkmadan bir arkadaşın hambugun merkezinde bir işi vardı, onu götümüş arabada bekliyordum, yolun ortasında bir dergi görüp aldım, içinde açık saçık resimler vardı arabanın torpido gözüne atıp unutmuştum. Gümrükte arabamı kenara çekip beklemeye başladım, en uyanık gümrük meğmuru olacak ki şaşı gözlü bir mehmuru gönderdiler. Kapıyı açıp yan koltuğa oturdu ve torpido gözünü karıştırmaya başladı, torpido gözündeki dergiyi bulunca şaşı gözleri iyice şaşılaştı. O zamanlar Bulgaristanda öyle şeyler bulunmuyordu, benim için bir ümit doğmuştu, dergiyi ve cebimdeki yugoslav pralarını alıp beini gönderse diye düşünüyordum fakat kendimi biraz pahalıya satmam gerekiyordu, o nedenle komşu o kitap sipariş Türkiyeye götürmem lazım dedim. Dergiyi cebine koydu, arabadan indi, güle güle komşu dedi.

Edirneye geldiğimde ne cebimde para, nede depomda benzin kalmıştı, yorgunluktan gözlerim kapanıyordu, Akşamın geç saatinde yolun kenarına park ettim, hem uyukluyor hemde babama nasıl telefon edip para isteyeceğimi düşünüyordum ki cama bir çocuk tıkladı, abi napıyorsun burda dedi, görmüyormusun uyumaya çalışıyorum dedim, abi böyle uyunurmu az ilerde temiz ve ucuz otelimiz var dedi, bende param kalmadı yarın telefon edip babamdan para isteyeceğim hem otele gitsem arabayı nereye bırakırım dedim, abi araba için yerimiz var hemde sabah otelden telefon edersin paran gelincede hesabı öder gidersin dedi. Otelin arabayla girilebilen küçük bir avlusu vardı ve oldukça temizdi iyiki çocuğun teklifini kabul etmiştim.

 

Gratis Homepage von Beepworld
 
Verantwortlich für den Inhalt dieser Seite ist ausschließlich der
Autor dieser Homepage, kontaktierbar über dieses Formular!